9 Mart 2010 Salı

BAŞBAKAN’IN KAHVALTISI

Başbakan Tayip Erdoğan’ın müzik sektöründeki sanatçılarla yaptığı “demokratik açılım” gündemli toplantı üzerine tartışmalar soğumadan, şimdi de tiyatro ve sinema sanatçılarına yönelik bir kahvaltı-toplantı organizasyonunun gündemde olduğu biliniyor. Bu kahvaltı-toplantı da tartışmaların yeniden alevlenmesine yol açacak gibi görünüyor. Yazılarını takip etmeye çalıştığım Nedim Saban ve Orhan Aydın da birer yazıyla bu toplantıya dair görüşlerini ifade ettiler [“Başbakanla Kahvaltıda Bir Parmak Bal” http://nedimsaban.blogspot.com/2010/02/basbakanla-kahvaltida-bir-parmak-bal.html ve “Yiyin Efendiler Yiyin” http://anlamakgideni.blogspot.com/2010/03/yiyin-efendiler-yiyin-kahvalt-tabagnda.html]. Her ne kadar onlar kadar aktivist bir üyesi olmasam da aynı tiyatro örgütü (Türkiye Tiyatrolar Birliği) çatısı altında bulunuyoruz ve onların görüşlerini önemsediğim için tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Baştan bu konudaki görüşümü söyleyeyim. Ben, bu konuda ikili bir strateji izlenmesinin uygun olduğunu düşünenlerdenim. Yani hem toplantıya katılmak hem de toplantının yapıldığı mekanın dışında AKP’yi samimiyete davet eden bir eylem yapmak. Benzer bir durum müzisyenlerle yapılan toplantı sırasında da yaşandı. Barış İçin Sanat Girişimi üyesi bir grup sanatçı kahvaltı mekanının dışında bir eylem düzenlerken, yine aynı girişimin aktif üyelerinden biri olan Feryal Öney içeride demokratikleşmeye dair talepleri Başbakan’ın karşısında dile getiriyordu. [İlk toplantıya dair ayrıntılı bir izlenim yazısı için bkz. “Başbakan’ın Kahvaltı Davetinden İzlenimler”, Feryal Öney, http://www.bgst.org/keab/fo20100301.asp]

Burada temel kriter şu olmalıdır: Sözümüzü özgürce söyleyebildiğimiz her yerde, her zaman mevcut olmalıyız. Karşımızdaki, faşizan TMK’yı değiştirmek için hiçbir çaba göstermeyen, bir yandan Kürt sorununun siyasi düzlemde çözülmesini savunurken, bir yandan da sorunun çözümünün kilit aktörü olabilecek binden çok (rakamla 1000) Kürt siyasetçiyi içeri tıkan, samimiyetsiz (ya da kararsız, ya da kifayetsiz) AKP hükümetinin Başbakan’ı Tayyip Erdoğan bile olsa, demokratikleşme taleplerimizi dile getirebileceğimiz bir ortam varsa bunu yapmak boynumuzun borcudur.

Orhan Aydın bunun bir işe yaramayacağı görüşünde. Diyor ki: “O sofraya, kucak kucak dosyalar taşısan ne olur? Şimdiye kadar bu sözde paketle ilgili İçişleri Bakanı onlarca görüşme yaptı; kimin söyledikleri, önerdikleri karşılık bulmuş ki, seninkiler bulsun? Kaç ay geçti üstünden, elle tutulur gözle görülür tek sonuç var mı? Anlamamak için ‘çok aç’ olmak gerekiyor galiba!”

Ben de –nur içinde yatsın- Can Yücel’den apartarak diyorum ki: Evet açız! “Adam gibi çalışmaya, insan gibi yaşamaya,” demokrasiye, kardeşçe, bir arada, eşit yurttaşlar olarak yaşamaya, herkesin anadilini her alanda özgürce kullanabildiği, herkesin her alanda dilediği gibi giyinebildiği, hukukun guguk, sanatın manat, yoksulluğun kader olmadığı bir ülkede yaşamaya ve belki de hepsinden önemlisi, silahların sustuğu, operasyonların durduğu bir zamana, kısacası BARIŞA AÇIZ. Onun için de “bu düzenin bazına” asılmalıyız. Nasıl ki -Afyon ve Kemalpaşa örneğinde olduğu gibi- AKP’li belediye yetkilileri ile tiyatrocuların yaşadıkları sorunların çözümü için görüşmek boşuna değilse, barış ve demokrasi için, sanata dair taleplerimiz için Başbakan’la görüşmek de boşuna değildir. Eğer uygun bir boşluk bulup da içeri sızabiliyorsak –yani kahvaltıya davet almışsak- orada olmak, taleplerimizi haykırmak yalnızca doğru olan tavır değil, boynuzun borcudur. Eğer sadece AKP hükümetini ve Başbakan’ı değil, kamuoyunu da muhatap kabul ediyorsak, aynı anda dışarıda da olmak, dışarıda da sözümüzü söylemek gerekir.

Kendisi elini taşın altına ne kadar koyuyor tartışmalı da olsa, Başbakan’ın sanatçıların “elini taşın altına” koyması gerektiği yönündeki düşüncesine yürekten katılıyorum. Bu ülkeye gerçek anlamda demokrasi ve adil bir barış gelecekse bunun sadece yüksek siyaset mekanizmaları aracılığıyla gerçekleşemeyeceğini düşünüyorum. On yıllardır militarist, ırkçı, faşizan söylemlerle pompalanmış bir kamuoyu var. Anayasal düzenlemeler, yasal değişiklikler ne kadar gerekli de olsa yeterli değil. Demokratikleşme sorununun toplum tabanında bir dönüşüm yaşanmadıkça, mahallemizdeki bakkal, apartmanımızdaki komşu, işyerimizdeki mesai arkadaşımız daha fazla demokrasi talep etmedikçe, Kürt sorununun adil bir barış temelinde çözümüne ikna olmadıkça yasal ve anayasal değişikliklerin etkisi sınırlı kalacaktır. Bu anlamda sanatçılara her zamankinden daha fazla iş düşmektedir. Barışın dilini, barış söylemini hâkim kılmak, demokrasi özlemini dile getirmek için sanatsal olanaklarımızı kullanmanın, bu anlamda “elimizi taşın altına koymanın” bir zorunluluk, bir aydın sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

Nedim Saban diyor ki: “Ama yaşadığımız şu cüce Şubat’ta, bir yandan Mustafa Balbay gibi aydınlarımız hapishanedeki birinci yıllarını çürütürken, öte yandan mesela Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Ülker Arıboğan’ın görev süresi dolmadan görevden alınmasını, Erzincan savcısının depremini, Vatan Gazetesi internet editörünün salt bir iddia üzerine mahkemeye çıkartılmadan önce on ay hapis yatmasını, yargının siyasallaşmasını, üniversitenin kadrolarına el atılmasını, sanatçıların, aydınların, siyasetçilerin, askerlerin, sesi biraz fazla çıkanların, bazen haklı bazen haksız yere tutuklanarak bir kaos ortamı yaratılmasını, pek çok kişinin başına gelenleri bazen sinerek, sindirilerek, bazen haykırarak izlediğimiz şu dönemde, farz edin ki elimizi taşın altına koyduk! Elimizin ezilmeyeceği ne malum?”

Saydığı aktörlerin bir kısmının sadece elimizi değil, beynimizi de ezmeye çalışan bir iklimin ajanları, sözcüleri, eyleyicileri olduğu gerçeğini şimdilik bir kenara bırakarak ve kendisinin elini taşın altına koymaktan çekinmeyen biri olduğunu bilmenin gönül rahatlığıyla, ben de diyorum ki: Şimdi elimiz ezilecek diye taşın altına koymazsak, ileride külliyen ve cümleten taşın altında kalacağız diye korkarım.

NOT:
Yazıda sözü geçen Can Yücel şiirinin tamamı aşağıda. Demokratik AÇılım bağlamına uyarlanarak okunmasını talep ediyorum.

Damlaya Damlaya Göl Olmaz Ya

Otuz Altıncı Damla

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyor yüzlerce mahkûm.
Canımız yanmış gibi değil,
Canımız yana yana
Haykırıyoruz sahnedeki kadına:
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ!
Bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız…
Açız çünkü.
Açız…
Hem sade
O kadına
Ve kadınlara değil,
Güneşe,
Yeşile,
Toprağa
Ve açık havaya açız,
Adam gibi çalışmaya
İnsan gibi yaşamaya da açız…
Onun için de işte,
Sahnedeki kadına değil asıl,
Bu düzenin bazına asılıyoruz,
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyoruz.
Kilitleri aç!
Kelepçeleri aç!
Demir kapıları aç!
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ!..
Açız çünkü.
Açız…
Hem sade
İçerde değil!
Güneşe,
Yeşile,
Toprağa,
Açık havaya,
Adam gibi çalışmaya
İnsan gibi yaşamaya
Sade içerde değil,
Dışarda da açız…
Onun için de işte,
Sahnedeki kadına değil asıl,
Bu düzenin bazına asılıyoruz,
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyoruz.
Bize okul,
Bize yol,
Bize fabrika aç!
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ!
Yine de nazlanıyor sahnedeki rakkas…
Bu açmaza son çare,
Bir açık versin diye bakıyoruz,
Canımız yanmış gibi değil,
Canımız yana yana haykırıyoruz:
AÇAMAZ! AÇAMAZ! AÇAMAZ!
Ama hala anlamıyor ki düzenbaz,
Gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer
Fırladığımız gibi bu TARİH denen sahneye,
AÇ! dediklerimizi biz
Kendi ellerimizle açaca’az!
30 Kasım 1973

1 yorum:

  1. Çok güzel bir paylaşım olmuş çok teşşekkürlerToshiba lcd olarak blogunuzu takip edeceğiz.

    YanıtlaSil